ÇALIŞAN ANNELER VE ÇOCUKLARI

2016-02-09 15:47:00

                                                                   

 Son yıllarda ülkemizde çalışan kadınların oranının artmış olması ve her geçen gün de artıyor olması; çalışan anne sayısının da artmasına neden olmuştur. Bu değişim, kadının hem iş hayatında başarılı olması, “ideal çalışan” olması hem de evde “ideal anne” olması zorunluluğunu getirmektedir. Kadınların kendi zihinlerinde yarattıkları ideal anne modeli ile çalışmak ve çocuğu bir başkasına “bırakmak” zorunluluğu çelişkili duygulara neden olmaktadır. Bu konuda kadın hem kendi suçluluk duygularıyla baş etmek hem de çevresindegelen ve çocuğuyla daha fazla “ilgilenmesi” gerektiğine ilişkin eleştirilerle baş etmek durumunda kalmaktadır. Bu çatışma da birçok kadının iş yerinde ve evde yeterince “iyi” hissetmemesine neden olmaktadır. Oysa birçok kadın hem iş hayatında başarı kazanmakta hem de mutlu ve doyumlu bir anne olmayı başarabilmektedir. Yani çalışan anne olmak yetersiz bir anne olmaya neden değildir. Bu çelişkili duygularla baş edebilmek için öncelikle “mükemmel anne” olmak yanılgısından kurtulmak gerekir. Çünkü maddelerle belirlenmiş bir mükemmel annelik söz konusu değildir.

            Çalışan annelerimizin cephesinde evde çocukları ile daha çok zaman geçirebilen annelere kıyasla zaman zaman suçluluk duygusu oranının daha çok görüldüğünü söyleyebiliriz çünkü anneler çocuklarını evde bırakmak konusunda suçluluk duyarlar ve bunun kısa ve uzun vadeli etkileri konusunda endişe duyarlar, çünkü bu durumun gelecekte çocuklarının gelişimini etkileyebileceği kaygısı taşırlar. Anneler yaşadıkları bu yoğun suçluluk duygusu nedeniyle işten eve döndüklerinde çocuklarının her istediğini yapma ve onları şımartma eğilimindedirler. Oysaki anneden bir ebeveyn olarak beklenilen en önemli şey çocuğuna ilgi, şefkat vermesi, kurduğu iletişim ile çocuğunun “ben değerliyim”, “güvendeyim”, “mutluyum” duygusunu yaşamasını sağlamasıdır. Çocuklar var olduklarına dair geri bildirim isterler. Aile içindeki etkileşim çocuğun bu gereksinimi yerine getirebilmelidir. Ayrıca çocuk emniyette olduğunu hissetmeye, annesine karşı yakınlık hissetmeye ihtiyacı vardır. Bütün bunların sağlanabilmesi için de 24 saate ihtiyaç yoktur. Önemli olan annenin çocuğu ile geçirdiği zamanın niteliği, onunla kurduğu iletişimin türüdür.

            Gün geçtikçe çalışan annelerin sayısının artması ve çocukların bakıcı ya da anneanne/babaanne yanında vaktinin çoğunu geçirmesi sonucunda bu konuyla ilgili araştırmalar yapılmaya başlanmıştır. Çalışan anneler ve çocukları üzerinde yapılan araştırmalar arasında bulgular genellikle, annenin çalışmasının çocuğu olumsuz şekilde etkilemediği yönündedir. Araştırmalar her gün işe giden annelerin çocuklarının gelişiminin yavaş olmadığını ve zarar görmediklerini gösterir. Çalışan annelerin çocuklarında herhangi bir gelişimsel sorun bulunamamıştır. Annenin çocuğun bakımı için önemli bir kaynak olduğu ancak annenin çocuğu ile güçlü bir ilişki oluşturması için 24 saate ihtiyaç olmadığı saptanmıştır. Dolayısıyla, çalışan anneler ile çocukların ilişkisinde önemli olanın annenin çocukla kurduğu ilişki olduğunu söylemek doğru olur. Bu durumda çalışan annelerimizin eve geldikleri anda çocukları ile kucaklaşmaları ve çocukları ile birlikte zaman geçirmeleri oldukça önemlidir. Bu esnada sürenin çok uzun olmasına gerek yoktur. Nitelikli, sevgi dolu, huzurlu ve kaliteli geçirilen süre yeterli olacaktır.

            Çocuk henüz 2 yaş civarında bir bebekse Çocuklar annelerine duydukları özlem nedeniyle huysuz olabilirler. Anne eve geldiğinde annesinin yüzüne baktığında, sıcak, mutlu bir ifade görürse rahatlar, sakinleşir.  Burada annelerin ve bebeklerin ihtiyacı olan süre ortalama bir-iki saat kadar olabilir. Anneler çocukları ile zaman geçirirlerken kaygılarından uzaklaşırlarsa ne kadar iyi hissettiklerini, dinlendiklerini görebilirler. Bundan sonrası için çocuğun yemesi, uyuması, banyosu vb konularda eş ve aile üyeleriyle yardımlaşmak yararlı olur.2-5 yaş daha hareketli, oyun ve sosyalleşmenin başladığı, geliştiği dönemdir. Çocuğun yürümesi, konuşması kendini ifadesi gelişir, her şeyi merak eder, bakar, inceler, sorular sorar. Çalışan anne kısa ve nitelikli zamanı çocuğuyla oyun oynayarak, sohbet ederek, parka giderek geçirebilir. Örneğin, mutfakta yemek yaparken çocuğun masada resim yapıyor olması, bu esnada yapılan faaliyetle ilgili sohbet hem anneyi hem de çocuğu mutlu eder. Zaman ve mekan birlikte paylaşılmış olur. Bu dönemde sınırlar koymak gerekir. Çocuklar oyun oynamak için dolaplara bakarlar, çekmeceleri karıştırırlar, bunun yerine oyuncaklara yönlendirmek, oyuncaklarla nasıl oynayacağını göstermek yararlı olur. Uyku ve yemek zamanı belirlenmeli. Eşler anne-baba olarak yardımlaşmalı, birbirlerini desteklemeli, çocuğa çift mesaj vermemeye gayret etmelidirler.

            Çocuğun çalışan annesi ile uzun zaman geçirememesi sonucu özlemesi ve/ya çocukların zamanının büyük bölümünü okulda geçirmesi sonucu annesini özlemesi her zaman çok da dezavantajlı bir durum değildir. Çünkü çocuğa göre döneminin değişmesiyle birlikte çoğu çocuk için 2 – 2 buçuk yaş itibari ile ev ortamı uyaran zenginliği açısından yetersiz gelmeye başlamaktadır. Bu açıdan okul ortamı çocukları hem sosyal hem bilişsel hem de duygusal açıdan oldukça desteklemektedir. Bunun yanı sıra okul öncesi dönemde çocukların annelerinden, bakıcılarından ve/ya diğer aile üyelerinden ayrılması sonucu güven duydukları bir ortama gelişleri sonrasında da aynı güven ile evlerine dönmeleri veya adaptasyon dönemlerinde zaman zaman kaygı duymaları ancak sonuç olarak kaygıya gerek olmayan bir durum olduğuna ikna olmaları – kısacası Freud’un dediği gibi gidişler ve geri gelişler- çocuğu psikolojik olarak çok rahatlatır. Bu açıdan şuana kadar bahsettiğimiz çerçevedeki gibi önemli olanın az da olabilse öz ancak kaliteli zaman olarak geçirilmesi önemle vurguluyorum. Başlığımız çalışan annelerimiz olduğundan genel olarak bu çerçevede ilerliyoruz ancak yoğun iş nedeni ile çocukları ile çok az görüşebilen babalarımız için de geçirilmesi gereken zaman kuşkusuz kaliteli ve nitelikli olmalıdır. JAncak maalesef, çalışan annelerimizin çalışmaktan ötürü hissettikleri vicdan azabı gerekçesiyle bazı zamanlarda olması onaylanmayan davranışları olabilmektedir. Bu davranışların arasında en dikkat çeken durum ‘çocuğumu zaten az görüyorum her dediği olsun, bir dediğini iki etmeyelim’ tavrı olabilmektedir. Çocuk, bu durumu çok iyi kullanabilmektedir. Bu tavrı sergileyen ebeveynine daha yakın bir şekilde kurlar yaparken isteğini yaptırmak için elinden geleni yapabilir. Bu gibi durumlarda genel olarak çocuğun isteğinin yapılmadığı durumlarda çocuklar ailelerini sınamak amacı ile ağlayabilirler. (genelde de gözyaşı akmadan J) Bu çerçevede yoğun çalışan ebeveynler yine çocuklarını ağlatmak istemeyerek başta onaylamadıkları duruma sonrasında izin verirler. Bu durum çocuğun kafasında ağlama veya agresyon sonucu istediklerini elde edebilme durumuna dair bir pencere açar. Bu bağlamda da, bakıcının, ebeveynlerden birinin, okulun ya da her hangi bir aile üyesinin çocuğa öğretmiş olduğu ve de çocukların ruhsal gelişimi için mutlaka olması gereken sınır kavramı zedelenmiş olur. Bu açıdan, iş ortamı ne kadar yoğun olursa olsun çocuk ile geçirilen zamanda o süredeki ipin çocuğun elinde olması ve tüm süreci çocuğun yönetmesi değil birlikte huzurlu, sevgi dolu ve kaliteli zaman geçirmenin önemli olduğunu bir kez daha söylemek isterim.

            Yoğun çalışan annelerin ve/ya ebeveynlerin çocuklarını zaman zaman maddi ödüllere boğabildiği görülmektedir. Çocuk gelişiminde ve ruh sağlığında maddi ödüllerin yeri bulunmamaktadır. Manevi ödülün geçerliliği, yararının daha fazla olduğunu biliyoruz. Maddi ödül ancak bir başarı ile bağlantı kurulduğunda yararlı olabilir. Örneğin; “yemeğini çok güzel yediğin için oyuncaklarınla oynayabilirsin, dondurma alabiliriz, sana çikolata alalım, çok güzel resim yaptığın için sana büyük boya kalemleri aldım, doğum günün için istediğin oyuncağı alalım mı?” gibi maddi ödüller seçilirken çok pahalı olmamasına, çocuğun yaşına uygun olmasına, bir ihtiyacının karşılanmasına dikkat edilmelidir. Top, bisiklet, spor ayakkabı vb gibi. Sorumluluklarını yerine getirmesi ya da uslu durması için pazarlıklar yapmak, büyük ödül vaatlerinde bulunmak, özellikle ilk okul döneminde cep telefonu, bilgisayar, para ödülü önermek, sanıldığının aksine hem hiçbir işe yaramaz hem de çocukların davranış sorunlarını artırabilir. Çocuklar için aslında ödülün nasıl verildiği önemlidir. Ödülü hak ediyor olması, annesi-babası tarafından takdir edildiğini, beğenildiğini görmek önemlidir. Aslında maddi ödülün manevi ödülle birleştirilmesi oldukça yararlı olur.

            Sonuç olarak, yoğun çalışan annelerde çocukları ile çok az zaman geçirdiklerini düşündüklerinden dolayı oluşan yetersizlik ve suçluluk duygusu ‘ben yeterince iyi anne değilim’ düşüncesi ile ilişkili olabilmektedir. Ancak, ‘İyi anne’ olmayı, ev işleriyle uğraşıp çocuğu ile evde ilgilenmek olarak gören anneler yanlış bir algıya düşmektedir. Çünkü şayet çalışan anne, çocuğuna dengeli ve yeterli bir şekilde ilgi, sevgi ve bakımı gösteriyor ise çocuk sağlıklı bir duygusal ve sosyal gelişim göstermektedir. Yapılan çalışmalar göstermiştir ki bu annelerin çocukları bağımsız, sorumluluk sahibi, başarılı ve güvenli bireyler olarak yetişmektedir. Çalışan annenin karşılaştığı bir diğer sorun ise aşırı sorumluluk yüklenmesi, hem zihinsel hem de fiziksel olarak yorgun olmasından kaynaklanarak, işten eve dönüşte çocuğuna yeterince zaman ayıramama kaygısıdır. Çalışan anneler iş yüklerini çevrelerindeki kişilerden özellikle babalardan destek alarak biraz hafifletebilirler. Hayatlarında öncelik verecekleri işleri sıraya koyup organize edebilirler. Önemli olan annenin çocuğu ile geçirdiği sürenin uzun olması değil, kaliteli olmasıdır. Önemli olan öpmek, kucaklamak, sarılmak, çocukla duygularınızı paylaşmak, onun da duygularını ifade etmesine fırsat vermek, yardımcı olmaktır. Hediyeler yerine sevgi ve ilgi vermek, onunla birlikte vakit geçirmek çocuğunuzu tatmin edecektir…

            Fock’un oldukça etkileyici bir sözü vardır. ‘Bir çocuğa verilebilecek en güzel şey zamandır…’  Bu bağlamda miniklerimizle bazı gecelerde belki de hiç görüşememiş olabilseniz de ya da çok az zaman geçirdiğiniz düşüncesine kapılsanız da birlikte olduğunuz sürenizi kaliteli ve nitelikli geçirebilmeniz ve o zamanın tadına varabilmeniz dileklerimle… :)

 

                                                                                                          Uzman Klinik Psikolog

                                                                                                                      Burcu Boran

29
0
0
Yorum Yaz